Tarihin çeşitli zamanlarında sözlü, yazılı ya da görüntülü olarak biçimleri değişiklik gösterse de, haberleşme insanların olmazsa olmaz eylemlerinden olmuştur. Tüm dünyada haberlerin kitlesel halde insanlara ulaşması ise, matbaanın bulunup yaygınlaşmasıyla gerçekleşmiştir. Yazımızın konusu olan elektronik haberleşme de tıpkı matbaa gibi ülkemize geç ulaşmıştır. Bu yüzden televizyonculuk konusundaki etik dahil bir çok sorunlar, yayıncılığı çoktan kurumsallaşmış, kontrol mekanizmaları, kuralları yerleşmiş olan ülkelerde büyük ölçüde çözülmüşken, bizde yeni yeni yaşanmaktadır. Yayıncılığımızda henüz yerleşmeyen ortak meslek kurallarının doğurduğu rahatsızlıktan hareketle, son yıllarda televizyonculuğumuzda ve özel olarak televizyonun vitrini kabul edilecek haberlerde çeşitli hareketlenmeler olmaktadır. Aşağıdaki satırlarda bunlara göz atacağız.
Türkiye, televizyon yayınlarıyla İstanbul Teknik Üniversitesi'nin üniversite bünyesinde eğitim amaçlı olarak kurduğu cihazlar sayesinde, 9 Temmuz 1952 tarihinde tanıştı. Deneme ve eğitim amacı dışında bir amaç gütmeyen bu anlayış, 1971'e kadar sürdü. 1968'de TRT, genel yayın ilkesiyle yola çıkarak deneme yayınlarına, yedi yıl sonra da düzenli yayına başladı. TRT ilk zamanlar, BBC'nin teknik elemanlarından yardım alan, onun ilkelerini sahiplenen ve haberciler dahil birçok programcıyı BBC'nin stüdyolarına gönderip onlara kurslar verdiren bir kuruluştu. Bu konuda BBC'nin seçilmesi, kamu televizyonculuğu yapmasından ileri gelmektedir.
TRT, ekonomik desteğini devletten aldığı ve kâr amacı gütmediğinden kültür, sanat, çocuk, belgesel, haber, spor, eğlence ve eğitim programları gibi her türden programı içinde barındıran bir yelpazeye sahipti. Bu geniş açılımın olumlu yanlarının yanında, TRT'nin siyasal-ideolojik tavrı haberleri protokol haberleri yapmıştı. Hiyerarşik olarak sıralanan devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı'ndan başlayarak en küçük görüşmeden, her türlü temel atma törenine kadar ekranda görünüyordu. Bunun yanında elitist tavır, milyonların sevdiği ünlüleri -arabeskçiler, solcular- ekrandan uzak tutuyordu.
1990 yılında Magic Box'ın de facto olarak yayın yasağını delmesiyle, diğer özel televizyonlara yol açılmış oldu. Özel televizyonların yayıncılık yaşamına girmesi, kamu yayıncılığı ile ticari yayıncılık arasındaki farkları beraberinde getirdi. Özel televizyonlar reklam gelirleriyle yaşadıklarından sürekli gündemde kalmaları gerektiğini düşünüyorlardı ki, her konuyu en uç noktaya kadar götürerek birbirleriyle yarıştılar. Sadece yasaklıları ekrana çıkartarak, varolan programlarla, şiddetin, cinselliğin ve eğlencenin Türkiye'de yayınlanabilecek her türü kullanıldı. Sanat gibi az para/reklam getirir konular ancak siyasallaştığı ya da magazinleştiği ölçüde hatırlandı. Tıpkı Lâik-İslâmcı tartışmaları gündemdeyken Cumhurbaşkanı'nın şova dönüşen senfoni konserleri gibi.
Son yıllarda yaşanan karmaşa, kanallar arası habercilik rekabetinin artmasıyla iyice su yüzüne çıktı. Olağanüstü paraların telaffuz edildiği bir genel yayın koordinatörlüğü ya da anchorman denilen sunucu-yorumcu transferlerinden söz edilir oldu. Ali Kırca, Uğur Dündar, Reha Muhtar, Güneri Civaoğlu gibi isimler bu türden kadrolar elde ettiler. Bunun yanında bazı televizyonlarda yönetici kadroların tümden değiştiği görüldü ve bunu, ani yayın politikası değişiklikleri takip etti. Örneğin temiz yayıncılık, yaşanan güçlü rekabet, kimi zaman hakaret ve suçlamalara varan kampanyalara dönüştü; yayınların düzeyi de buna oranla düşüş kaydetti.
Anchorman'lar para ile beraber geniş yetkilere de sahip oldular. Kendi imajları haberden önce yer alıp, haberin etiketi haline geldi. Böylece haber bir nesne, boy gösterisi, para kazanma aracı olma yolunda epey hız kazandı. Haberler, gün içerisinde en fazla bir ana haber olmak üzere üç-dört defa yer alırken, zamanla saatte bire, hatta kimi televizyonlarda (CTV, NTV gibi) yarım saatte bire kadar düştü. Haber saatleri çoğalırken haberler değişmiyor, aynı haber ajanslarından alınan haberler, kaçınılmaz olarak tekrar tekrar ekrana geliyordu. Bir haber yayınlanırken, bültende yer alacak diğer haberler defalarca alt yazı olarak geçildi. Böyle bir vurgudan haberin anlaşılmasının değil de, tüm haberlerin fire verilmeden izlenmesi ve seyircinin ekran başında kalmasının istendiği anlaşılıyor. Seyirciyi ekran tutmak adına son zamanların en önemli siyasal olaylarından olan Susurluk Olayı, dizi film tadındaki arkası yarın dosyalarıyla estetik boyutlara taşındı. Dedektiflik öykülerindeki iz sürme mantığıyla yaklaşılan olay, insanların bu olaya kahvehane köşelerinde bulmaca çözer gibi yaklaşmalarına yol açtı.
Birbirine benzeyen haberler yüzünden izleyiciyi çekmek için her yola başvuruldu. Bunlardan en önemlileri olarak eğlence, şiddet ve dramatizasyonu görüyoruz. Ayrıca farklılık yaratmak adına hikaye anlatanlar ya da "hayatı paylaşmak için", "her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa" özlü sözlerini kullananlarla karşılaşıldı.
Muhabirlere, eğlence alanında mizah dergileriyle yarışacak düzeyde kimi zaman gerçekliği olmayan, kimi zaman varolanın abartıldığı haberler ürettirildi. Bazen, "Çağatay yollara düştü!", bazen de Susurluk dosyasıyla ilgili önemli bir haberden önce, kırmızı biberin faydaları üzerine komik halk röportajlarından oluşan bir haber sunuldu. Martin Esslin "Tv Beyaz Camın Arkası" adlı kitabında konu hakkında şunları söylüyor: "Haberlerin izlenmesi için çekici kılınması gereklidir, bu yüzden sıkıcı gündelik haberlerin yanında eğlenceli, magazin ağırlığı yüksek haberler verilir. ...Meteoroloji uzmanı bile bir şahsiyete dönüştürülür. Bu uzman bir komedyen veya palyaço, eğer kadınsa bir seks bombası olur." Hatırlanırsa hem birinci hem de ikinci şık Star televizyonunda hava durumu sunucusu olarak kullanıldı. Bu yöntem bir süre için, insanların hava durumu seyretmeyecek olsalar dahi, haberlerin sonunu beklemelerini sağladı.
İnsanların hem karşı çıktığı, hem de içten gelen bir itkiyle seyretmeden duramadığı şiddet haberleri ise, en çok tartışma konusu olan noktalardan biri. Özel televizyonlar rating kaygısının önüne hiçbir set çekemeyince, dünyada ve Türkiye'de tüm şiddet olayları, kazalar, felaketler, idamlar, ölmek üzere olan hastalar, criminal vakalar vb., salonlarımıza, oturma odalarımıza girdi. Bu tür görüntüler uzun süre hiçbir sansürden geçmeden karşımıza çıktıktan sonra, şimdilerde sembolik olarak 'mozaik' eklenip yayınlanmakta.
İlk zamanlar daha çok Sıcağı Sıcağına gibi reality show'larda kullanılan dramatizasyon tekniği, haberlere de sıçradı. Dramatizasyon ya varolan görüntüleri dramatik etkilerle sunmak, ya da elde bulunmayan görüntülerin yeniden canlandırılması şeklinde kullanıldı. Her haber bülteninde yer alan kalbi delik çocuklar ya da evsiz yaşlıların hayat hikayeleri, özenli kurgu şekilleri ve dramatik vurgular ile ünlü film müzikleri eşliğinde anlatılıyor. Bu konuda Kieslowski'nin 'Mavi' filminin müziği başı çekiyor. Bu tür haberlerde olayın, küçük aktörlerin, kahramanların bulunduğu, canilerin, ailevi entrikaların ön planda olduğu filmleri anımsatan bir ibret vesikası olduğu yönünde mesajlar verilmekte, halkın bu tür olaylara izin vermemesi gerektiği şeklinde sözler söylenmektedir. Star Haber Bülteni'nde yayınlanan söz konusu haber, kocası tarafından cinsel amaçlı olarak başkalarına satılan bir kadının haberidir. Haber vermenin ana hedef olmadığı burada da belirgindir.
Özel televizyonlar siyasi anlamda birer güç odağı olduklarından, her türlü siyasi kullanıma açıktır. Elinde bir yayın aracı bulunan tarafın diğerini karalamak için uzun süren kampanyalara giriştiğine şahit olundu. Dönemin belediye başkanı Nurettin Sözen'in Son Tango'sunu yaptığı yönündeki yayınlar, bu türden uygulamalara bir örnek.
Yukarıda sayılan nedenlerden dolayı, haberlere olan güvende bir zedelenme olacağı gerçek. Örneğin "Ortaköy'de tarihi bina rant için yakıldı" sözleriyle başlayan bir haber, tarihi binanın belki de! rant için yakıldığı şeklinde devam edebiliyor.
Bir haberi verirken taraf olmamak en önemli noktalardan biridir, oysa taraf olmamak oldukça zordur. Buna rağmen TRT dahil tüm televizyonlarımızın tarafsız olmak için çok çaba gösterdiğini söyleyemeyiz. Marilyn J. Matelski'nin "Tv Haberciliğinde Etik" adlı kitabındaki görüşleri şöyle : Muhabirin olay hakkındaki değer ve yargıları, neyi göstereceğine karar veren editörün seçimi, reklamcılar, devlet yetkililerinin karar vermedeki etkisi, montaj odasından sunucunun mimik ve vurgularına kadar çeşitli etkileşimler, haberin süresi (gibi) faktörler taraf olmayı belirler. Öyleyse Aristo'nun da doğruladığı gibi doğru olan zor bulunur, yanlış olan ise her yerde hazırdır; fakat buradaki temel çatışma para kazanmak ile gerçekleri sunmak arasında olandır. Gerçek para kazandırmıyorsa eğer, işe yaramazdır.
Kuralsızlık kural olduğunda, televizyonların trajik olaylara yaklaşımı akbabaların ölülere yaklaşımı gibi ya da bir kaşık Kardak suyunda fırtınalar koparmak şeklinde olunca, insan bir denetimin gerekliliğini hissediyor. Bu konuda yeterince düzenleyici yasanın olmayışı, varolanların da -Basın Konseyi, RTÜK- sağlıklı işlemeyişi, daha epey yolumuz olduğunu gösteriyor.
Haberler sonuçta birbirinden bağımsız bilgiler verir. Oysa biz her insanın bu bilgileri sentezleyebilecek güçte olmasını dilerdik. Durum böyle olsaydı, belki işler kolaylaşırdı ve televizyonların rahatsızlık veren uygulamalarına bilinçli tepkilerle daha kolay yön verilebilirdi.
Gücün, şiddetin hakim olduğu yarışmacı bir çağda yaşıyoruz. Televizyonda yaşananları bunların yansıması olarak kabul edebiliriz. Türkiye bu atmosferi giderek nüfusun kentlere kaymasıyla daha da hisseder oldu. Bir ölçüde kaçınılmaz olan bu sosyolojik durumu sağlıklı bir şekilde geçirmek için olasılıklar araştırılmalıdır. Günümüz haberciliğinde olumsuz olarak gördüğümüz konuların neredeyse tümü, yaşam platformunda Türkiye'nin yaşadığı sorunlardır. TRT'deki hiyerarşik protokol haberleri, günlük yaşamdaki kartvizit önceliklerine, eğlenceye verilen önemin depolitizasyona, şiddetin de anomiye denk düştüğünü söyleyebiliriz. Öyleyse konumuzun Türkiye'nin sosyo-ekonomik, kültürel ve politik durumundan bağımsız düşünülemeyeceği açıktır ve düşünülmemelidir de.






