Ali Özaydın
/T.C. Kültür ve Turizm bakanlığı Bakanlığı Güzel sanatlar Genel Müdürlüğü Türk Dünyası Müzik Topluluğu Kurucu Müdürü/
Giriş
Türk Müziği, gerek vurmalı, gerek nefesli, gerek tezeneli ve yaylı çalgılar bakımından çok zengindir. Bu zenginlik, ilkel bir çeşitlilik olmaktan ziyade belli bir kalite göstermesi bakımından dikkate değerdir. Bu sazlar, bazen bir bakışla bütünüyle Türk kültürü olarak da değer kazanır. Yani, dil gibi kültürü taşıyan, müziği aşan bir anlam ifade ettiği düşünülebilir. Yahya Kemal’in ‘Bizim romanlarımız şarkılarımızdır’ sözü bunu söyler. Sazlar da sözlü ve sözsüz müziğin taşıyıcıları olarak, hem hikaye, hem roman, yani bütünüyle hayattan şifreler taşır.
Türk Müziğinin tarihi süreci içinde bütünlüğünü ortaya çıkaracak bir bilimsel çalışma maalesef şimdiye kadar tamamlanabilmiş değildir. Ancak bu kapsamlı bilimsel çalışmanın yapılamamış olması bizleri Türk Müziğinin geçirdiği evreler içinde yaşamış olduğu dönüşümler konusunda fikir yürütmekten alı koymamalıdır. Özellikle de Ozan-Saz ilişkisi bu noktada önem arz etmektedir. Çünkü bugün kullanmadığımız pek çok saz hakkında ozanlardan bizlere kalan sözler aracılığı ile haberdar olmaktayız. Öyle ki, sadece ozan ile sazın duygusal ilişkisi değil, sazların birer birer hangi materyallerden yapıldığı ve bu süreç hakkında ozanın duyguları da pek çok sözde yer almaktadır. Bu da demektir ki ozan sazı hem yapandır, hem çalandır, hem de onunla yakın bir duygusal ilişkiye girendir. Ozan sazı yapan olunca ve onu icra eden olunca, onunla gömülmesi de kadim Türk geleneğinde normal bir olaydır.
Saz ile Ozan
Ozanlık geleneği, zaten hem tarih, hem bugün, hem de gelecek açısından tam bir aynadır. Ozanlar hem tarihçi, hem dini önder, hem hayatı yorumlayan filozof, dün-bugün-yarın çizgisinde ses ve düşünce atını koşturan kimselerdir. Saz onlar için sırasında bir kılıç, sırası geldiğinde tüfeği-topu veya göklere yükselmek için bir kanattır. Örneğin Şaman, bütün hayatı boyunca bir veya birkaç Tüür’e (Şaman Davulu) sahip olurdu. Tüür önemli bir çalgı aletidir, Şaman’ın hayatına eşlik eder, bütün yaşayış felsefesine ses ve ritim verir, öldükten sonra da kimseye verilmez parçalanarak mezarının üzerine konur veya en yakın ağacın dallarına asılırdı. Bu ve benzeri pek çok şaşmaz kabulde görülür ki saz o kadar yüksek bir değerdir. Ozan kopuzu ile söyleşir, dertleşir, onunla yaşadığı için sevinci, kederi, derdi, tasası her şeyi onunladır, Aralarında aşka benzer derin bir ilişki vardır. Saz, yol gösterendir, dinlendirendir, eğlendirendir, anlayandır, dinleyendir, bilen ve bildirendir.
Tavsılganda amalım nakıl bergen kobızım,
Şagılganda davanım akıl bergen kobızım,
Şavdıkkanda şarşatpay süyev bolgan kobızım,
Şabıkkanda muñaytpay sazım bolgan kobızım.
Yukarıdaki Kazak jırında (şarkısında) verdiğimiz örnek bize; çözümü tükendiğinde çözüm için öğüt veren kopuzun çaresizliğinde kendisine akıl verdiğini; yaşlandığında yormayan, destek olan, üzüldüğünde ise derdini alan, bunlandırmayan (bunaltmayan) sazı olduğunu ifade ediyor. Sazın hangi malzemelerden ve nasıl yapıldığına dair adeta kutsallık izafe edilen şiirlere, şarkılara, türkülere, hemen her Türk coğrafyasında rastlamak mümkündür. Bu da saza verilen değer ve onun bütün bir millet için ifade ettiği manayı veren örnekler olarak anlaşılmalıdır. Buna benzer örnekler aşağıda zikredilmektedir:
Tıvalarda;
Arga cerniñ ïyazïïndan (Arka yerin ormanlarından)
Edip algan Doşpuluurum (Yapıp aldığım doşpulur’um)
Ala beniñ kuduruundan (Ala benekli atın kuyruğundan)
Xïldap algan doşpuluurum (Kılını (telini) aldığım Doşpulur’um)
Nogaylarda;
Karagaydıñ sabınnañ kayırıp algan kobızım
(Çam ağacının sapından kıvırıp aldığım kopuzum)
Kara koydıñ yününneñ üyürüp algan kobızım
(kara koyunun yününden (telini) eğirip aldığım kopuzum)
Akkayınnıñ belinneñ kağıp kiygen kobızım
(Akkayının gövdesinden kakıp giydirdiğim kopuzum)
Kızıl terek ağaşnañ oyıp algan kobızım
(Kızıl kayın ağacından oyup aldığım kopuzum)
ve Kazaklarda;
Karagaydın tübünnen kayrıp ağlan kobızım
(Çam ağacından dibinden kıvırıp aldığım kopuzum)
Üyenkiniñ tübinen üyirip algan kobızım
(Akçaağacın dibinden derleyip aldığım kobızım)
Akkayınnıñ bezineñ kagıp algan kobızım
(Kayın ağacının Budağından kakıp aldığım kopuzum)
Kara emeniñ özegin oyıp algan kobızım
(Kara meşenin gövdesini oyup aldığım kopuzum)
Türkmenlerde;
Gel dutarım sözleşelin
Senin aslın ağaçtandır
Ağaç disem gönüllenme
Elvan güller ağaçtandır
Kur’an başı kulhuvalla
Seni verdi Kadır Alla
Perden gümüş tarın (telin) tılla (altın)
Barça zatlar ağaçtandır
Bu yırlar söz ya da ezgi birlikteliği açısından paralellik gösterir. Söz ve ezgi benzerliği olmayan değişik eserler de var mutlaka. Ozanla kopuzu arasındaki bu söyleşiye benzer halleşme, dertleşme, övgü dolu sözlerle sınırlı değil elbette. Zaman zaman, hayatta olan her hal sırayla devreye girerdi,
Kızıl çalı tobuldadan aldığım kopuzum
Yürük atın kuyruğundan tel yaptığım kopuzum
Doğru gör doğru söyle
Söylenene uymazsan
Kulaklarını burarım
Seni yere çalarım.
Diye seslenen ozan, kopuzuna, ana babanın evladına nasihati gibi seslenir. Sazına laf edildiğinde yerildiğinde de dertlenir, tasalanır,
Venedik'ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allah’ın şaşkın kulu
Şeytan bunun neresinde?
İçinde mi, dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde?
Dut ağacından teknesi
Girişten bağlı perdesi
Behey insanın teres'i
Şeytan bunun neresinde?
Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?
Diye yüksek perdeden sazını savunmayı ihmal etmez.
Yağmur yağdırmak gibi tabiat olaylarına müdahalede, hasta tedavilerinde, savaşın yada mücadelenin kazanılması için kahramana moral vermede ve kahramanın gücüne güç katmada aracı olan çalgılarımız, ozanlarımız halkın sevgi ve saygısını kazanırken geçmişte, kağan tarafından onlara rütbe verilir ve yeri de kağanın yanı başında olurdu. Bu ozanlara kazaklar jırav derdi:
Botası ölgen narday bozda kobız
Ey şerimdi kaykaydagı kozga kobız
Angırap munıngdı ökşep (ey) sınsıp jıla
Zamanga esen ketken azba kobız
Korkut'pen Janakbarmak, Töpök, Nışan, Ihlas,
Mulkıbay'dan kalgan kobız.
Ağarıp atkan tanday dep, Şolpandı şıkkan kündey dep.
Maygan baktay ağalardın atı jusap jatırdeyt
Ak şandaktı kurup koygan şatır dep
Jazıda köp ak jortkan ekenbiz
Arkımaktın talday moynın taltırıp
Uyde kalgan aruvdın ağ endigin altırıp
Aynalayın akjayık aksalmay öter kün kayda
Enesi biyik bozorda eneke kirer kün kayda
Karabulan terisin etik kılar kün kayda
Kütörüdün bavı tagıp kirevke kiyer kün kayda
Kömbür kömbür kisnetip kürenke miner kün kayda
Yondı kulaş ak nayza usunup şanşar kün kayda
Sadak dolu saygez ok masağınan ötgerip
Basım bir kolga jetgerip sozıp turıp tartar kün kayda
Edildin boyını el jaylap şalganına biye biz baylap
Orındıktay kara sapadan bozbalamen külüp oynap,
Kımız işer kün kayda.
18.yy dan seslenen bir jırav geçmişi bu ifadelerle anlatması çok dikkate değerdir. Bu günden geleceğe nasıl bir hayat süreceğimiz ve bu hayatın nasıl hatırlanıp hatırlatılacağı konusunda da düşünceye sevk eder. Acaba, yine bir yeni zaman jıravı yaşadığımız dönemler için nelere söyleyecek ve nasıl söyleyecek? Tarihe düşülecek ozanca notlar olabilecek mi? Gelenek nasıl devam edecek?
Yok olan Sazlar
Bu noktadan hareketle söyleyelim: Saz, saz olmaktan çok daha derin anlamlar taşır, demek ve bunu örneklerle analiz ederek bugüne kazandırmak önemli bir görev olarak önümüzde duruyor. Ve bu görev önümüzde duruyorsa ve bunun gerekliliğine inanıyorsak yirmi birinci y.y. dayız ve iletişim çağındayız. İnsanoğlunun ihtirasının uzanmadığı, elde etmediği bir bilgi kalmayacak gibi bir hız içindeyiz.
Buna rağmen, bu bilgi akışı içinde, pek çok otantik bir kültür unsuru elden çıkıyor ve hâkim enformasyon merkezlerinin muazzam sunuş imkânları yanında ve karşısında hayat şansını kaybediyor. Bugünün iletişim çağı, böyle bir paradoksu yaşıyor. Bir taraftan, her şeyi bulmak, bilmek ve zapt etmek istiyor, diğer taraftan da inanılmaz kör noktalar bırakmaktan kurtulamıyor.
Bunu, sosyologlar ve fütürologlar, bir sele benzetseler yeridir. Gelen selde, büyük parçalar yakalanırken, küçük parçalar, narin yapılar, dikkatten ve elden avuçtan kayıp gidiyor. Dünyanın çeşitli milletlerinin değerleri bu şekilde hızla yok oluyor, diller unutuluyor ve kültür unsurları baskın örnekler karşısında birden bire kayboluyor. Müzikal kültür verimleri, belki bu konuda en geç kaybolanlar olarak şanslıdırlar. Yalnız, şu hususu hemen hatırlatmalıyız: Bu kaybolma süreci yeni başlamış değildir. Dolayısı ile muhtemelen, bazı müzik aletleri için sona çok yaklaşılmıştır.
Türk Dünyasının folklorik özellikteki müzik aletleri, acil durum alarmı veren dünya müzikleri arasında ilk sıralardadır. Etno-müzikoloji enstitülerinin yeter sayıda olmadığı ve yeterli seviyede çalışmadığı bir dönem için bu son derecede normal bir sonuç olarak görünmektedir. Diğer taraftan, hiç şüphe yok ki, Balkanlar’dan Bering Boğazı’na kadar uzanan coğrafyada, özellikle Sibirya'da çok orijinal sazlar, çok orijinal ses sistemleri vardır. İnsanlığın en eski çağlarına en yakın anlayışları, inanış sistemlerini, yaşayış özelliklerini veren bu çok zengin dünyayı dünyaya tanıtmak en acil görevlerden biridir.
Bu görevin öncelikli adresi Türkiye'dir. Türkiye'de, halk çalgılarımızı ve icralarını tanıtacak, arkasındaki kültürel zenginliği anlamak ve anlatmak bakımından bir Türk Dünyası Halk Çalgıları Müzesi kurulması çok önemlidir. Türkiye için, bu geri bırakılamayacak bir görevdir. Kurulacak, Türk Dünyası Halk Çalgıları Müzesi, dünya müzik âlemi için de çok değerli bir çalışma olarak tarihe geçecektir. Türk Dünyasında kullanılan geleneksel Türk halk çalgıları hakkında yapılmış kapsamlı bir çalışma yoktur. Henüz bu sazlarla ilgili envanter sayılabilecek bir sıralamadan bile mahrumuz. Gün geçtikçe orijinal ustaları ve yapıları değişen bu sazlar ve o sazları yaşatan kültürel çevreyle ilgili tespit çalışmaları için her geçen gün kayıp hanesine yazılacaktır, düşüncesiyle, unutulmuş ve unutulmakta olan çalgılarımızın araştırılması ve yeniden kültürümüze kazandırılması açısından böyle bir çalışma yapılması çok önemlidir. Böyle bir çalışma, dünya müzik tarihi için de çok değerli olacak, Türk kültür tarihinin karanlık noktalarından birine bir ışık tutulmuş ve yapılacak ilmi çalışmalara da zemin hazırlanmış olacaktır.
Benim isimlerini tespit ettiğim sahibi olduğum yada resimlerinin mevcut olduğu çalgıların isimleri şunlardır: Azerbaycan: Tar, Kemança, Garmon, Nağara, Goşa Nağara, Balaban, Aşık sazı, Gaval, Tütek, Zurna; Kazakistan: Dombıra, Kıl Kobız, Sim Kobız,Sıbızgı, Şerter,Jetigen, Asatayak, Adırna, Şan Kobız, Dangıra, Uran, Müyiz sırnay, Dabıl, Dabılbaz, Tastavık, Saz sırnay, Uskırık; Kırgızistan: Komuz, Kıyak, Çoor, Dabıl, Temir Komus, Kernay, Şorpaşoor, Cığaş Komus; Özbekistan: Dutar, Tanbur, Rübab, Giccak, Çeng, sato, Nay, Balaban, Koşnay,Doyra, Karnay, Surnay; Türkmenistan: Dutar, Giccak, Dep, Dilli Duyduk, Gargı Düydük; Uygur Özerk Bölgesi: Dutar, Tanbur, Gijjak, Rewap, Dolan Rewap, Santur, Kumul Gijjak, Kuş Tar, Sapayi, Dap; Başkortistan ve Tataristan: Koray, Garmon, Kopuz; Tıva: İgil, Doşpuluur, Bızaançı, Çanzı, Morinhuur, Çadağan, Limbi, Şoor, Kuluzun Komus, Orba, Düngür, Kıngıraa; Hakasya, Şorya, Altay Bölgeleri: İgil, Bızaançi, Çadagan, Doşpulur, Homıs, Tüngür(Tüür), Çatkan, Kaykomus, Topşur.
Sonuç
Türk kültür dairesinde Ozan-Saz ilişkisi özel bir anlam taşımaktadır. Ölen veya unutulan her saz da bu ilişkinin zayıflaması anlamına gelmektedir. İşte bu yüzden unutulmakta olan her bir Türk sazını canlandırmak ve onu kadim ozanlarımızın gelenekleri ile birleştirmek kültür siyasetimiz açısından hayati bir önem taşımaktadır. Bunun başlangıç noktalarından biri de Tüür dür ki, en kadim Şaman davulumuzdur. Ancak tarih sayfaları içinde ozanlarımız tarafından kullanılmış olan tüm sazlarımız aynı öneme haizdir. Bu sazların hem materyal hem de ozanların sözlerinde geçen şekilleri ile toplam bir envanterini çıkarmak önümüzdeki en önemli ödevlerden biridir. Bugün batılı ülkelerin birçoğu tarihleri boyunca bilmedikleri sazları müzik uygulamalarına katarken, Türklerin batılı sazları adapte etmelerinin yanında unutulmuş veya unutulmakta olan tarihi sazlarını müzik kültürlerine katmaları önemli bir vazifedir.
Türk Müziğinin tarihin evreleri içinde yeniden doğuşunun anahtarı işte bu noktada gizlidir. Türk sazlarının her modern orkestra içinde ve her yeni kompozisyon içinde yerlerini bulmaları gerekmektedir. Ama daha da önemlisi ozan-saz birliğinin tesisidir ki, ozanlarımızın, besteci ve icracılarımızın Türk sazları ile yeniden buluşmaları ve yeniden çalışmaları gerekmektedir. Bu da sadece sazı çalmak ile ilgili değil, onu yapmak, hissetmek ve onunla düşünsel ve duygusal ilişkiye girmekle sağlanabilir.







YENİLİKLƏR