Ali Işıner Hamşioğlu
Selam olsun Türkistan yiğitlerine. Davanız, davamızdır…
Yıllar önce, 1989 yılıydı. Çocuk aklımla olan biteni anlamaya çalışıyordum. Evde sürekli bir matem havası, ağızları bıçak açmıyor… Herkesin gözünde tek kelime etse dökülecek yaşlar. Televizyon izlerken elinde tuttuğu mendili sıkıca tutup, dişlerini sıkan insanlar… Ve en önemlisi yemek yerken anlatılan tek bir hikâye… Bulgaristan Türkleri… 350 bin soydaşımız sınırda; sürgün, zulüm ve gözyaşı…
Ve Türk Dünyası kavramına dair ilk hatıram…
Soydaşlarımız artık bağımsız. Özbekistan Türkiye’de büyükelçilik açmış. Bağımsızlık gününü kutluyor. Sayın büyükelçinin elini sıkıyorum. Tebessüm ediyor. Özbekistanlı mısın diye soruyor. Kendimce en doğru olan cevabı veriyorum. “Hayır, Türküm” diyorum. Yüzünün ifadesi değişiyor. “Ben de Türk’üm, sadece Özbekistan’da doğdum” hayatımda duyduğum en ilginç sözler gibi geliyor. Aklımdan günlerce çıkmıyor…
Umutlarımı yazmak geçiyordu gönlümden. 2007 yılının Ağustos ayında Üsküp’te hissettiklerimi, o hayalleri, mutlulukları, özlemleri anlatmak. En sonunda da Dünya Türk Gençleri Birliği ve kurultaylardan duyduğum coşkuyu, bugüne dek yapılanlardan ve şüphesiz yapılmasını düşlediğimiz projeleri anlatacaktım.
Yıllar öncesinden gelen iki hatıra vardı aklımda, dedim ya umutlarla dolu olanla başlamak isterdim. Geride kalan zamanda onlarca kez yaşadığım benzer diyaloglarda kendini bulan Türklük bilincine erişmiş nesillerle kucaklaşmamı anlatmak… Balkanların koynunda yaşadığımız hüznü, sevinci kısaca özleme dair ne varsa onlar olacaktı bu satırlarda.
Olmadı…
Talih gülmedi yüzümüze. Hiçbir vakit dinmeyen sızımız, yerini büyük bir acıya; kabuk bağlar diye umduğumuz yaralarımız sağılmak şöyle dursun oluk oluk kanamaya başladı.
O yüzden ilk hatıram daha baskın çıktı. Onlarca kez yaşadığım mutlulukları öteleyen, sevincimi kursağımda bırakan, her biri gönlümde kapanmayacak yaralar, zihnimde dinmeyecek öfkeler bırakan binlerce kare.
Türkiye sınırında beklerken vatan hasretiyle yanan Bulgaristan Türkü oldum, Kerkük’te can verdim, Türkistan’da bitmedi çilem, sürgün oldum vatanıma dönemedim Ahıska’da, Kırım’da “azatlıq” diye haykırdım, Karabağ’da tanklar geçti üzerimden. Afganistan dağlarında direndim, Babek kalesinden haykırdım özgürlük çığlığımı ve gün geldi Türk olmanın bedelini ödedim binlerce kez.
Sesimi duyuramadım dünyaya. Direndim gücüm yetene kadar. Ve dönmedim bir tek gün olsun inandığım davamdan. Onlarca yiğit kardeşimle taşı olmayan mezarlarda yatıyorum. Evlatlarını bir daha kavuşmayacağını bilerek uğurlayan anaların yüreğinde…
Gelinliğini giyemeden, namusunu o kirli ellere teslim etmemek için canına kıyan o kutlu gelinlerle…
Daha ne olduğunu anlamadan katledilen bebeklerle…
Ve Osman Batur’la birlikte onlarca kurşuna göğsümde…
Beş bin yıllık haklı davamızı görmezden gelenler, vatan toprağını işgal edenler; kirli elleriyle namusumuza saldırdılar…
Eşitlik, adalet ve halklara özgürlük çığırtkanlığı yapanlar tarihini, birliğini ve namusunu korumak dışında hiçbir günahı olmayan, masum insanları gözlerini kırpmadan katlettiler…
İnandığı değerler yüzünden binlercesini idam ettiler…
Yiğit kızlarımızı haysiyetlerini hiçe sayarak sürgünlere gönderdiler…
Gencecik fidanlarımızı meyve veremeden kırıp talan ettiler…
Nükleer denemelerle gelecek nesillerimizi tedavisi olmayan hastalıkların pençesine attılar…
Kısacası Birleşmiş Milletlerin soykırım tanımı yaparken kullandığı tüm suçları işlediler…
Kim?
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi üyesi Çin Halk Cumhuriyeti…
Soykırım insanlık adına işlenebilecek en ağır ve utanç verici suç…
Ve Birleşmiş Milletler sessiz…
Duruyorum. Düşünüyorum.
Dünya’da Türk olmaktan büyük suç var mı?







YENİLİKLƏR