Orhan ÇELTİKCİ
ÖZET
Atatürk, Türk milletinin ve Türk dünyasının milli varlığının ve bütünlüğünün devamı için, milli kültürün de esası olan milli tarihin ve dilin mutlaka iyi araştırılması ve geliştirilmesi gerektiğine inanmıştır. Nitekim Cumhuriyetin kuruluşundan önce ve sonraki yıllarda yaptığı konuşmalarda, bu hususa sık sık temas etmiştir. O, bu alanda yapılacak çalışmaların şu iki hedefe yönelik olmasını istemiştir. Birincisi, Türkiye dâhilinde milli şuurun ve beraberliğin sağlanması, ikincisi de; bütün Türk dünyasında, dil ve kültür birliğinin gerçekleşmesidir. Atatürk, Türk tarih tezini şöyle ortaya koymuştur: “Türk soyunun kültür yurdu, Orta Asya (Türkistan)’dır. İlkçağlardan beri yüksek ziraat hayatına sahip olan, madenleri kullanan bu topluluk, sonraları, Orta Asya’dan doğuya, güneye, batıda Hazar Denizi’nin kuzey ve güneyine yayıldı. Bu yayılma neticesinde, Türk dili ve kültürü de yayıldı. Gittiği yerlerde, yabancı dillere ve kültürlere tesir ettiği gibi onlardan da etkilendi.”
Bildiride, Atatürk dönemi izlenen Türk dış politikasının merkezinde yer alan, Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklere (Dış Türklere) yönelik politika iki stratejik mihvere dayandırılmıştır. Bu mihverler, Türkiye’nin etki ve ilgi sahasına göre, yakından uzağa doğru; Stratejik Yakın Türk Kuşağı ve Stratejik Uzak Türk Kuşağı’dır. Stratejik Yakın Türk Kuşağının çıkış noktası;“Kültürel ve Siyasi Birlik” yani “Misak-ı Milli”, Stratejik Uzak Türk Kuşağının çıkış noktası ise; “Kültürel Birliktir. Atatürk’ün bakış açısıyla Dış Türklerle irtibatı kesmemek, daima işbirliği ve karşılıklı iletişim içinde olmak gerekliliğidir. Bu bağlamda; bu stratejik öngörünün merkezinde ise; dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür ve kültür bir köprüdür.
Anahtar Kelimeler: Atatürk, Dış Türkler, Kültürel Birlik, Misak-ı Milli, Stratejik Yakın Türk Kuşağı, Stratejik Uzak Türk Kuşağı.
GİRİŞ
Dünya 1989 yılında, SSCB’nin dağılmaya başlaması ile iki kutuplu bir yapıdan tek kutuplu bir hale girmiştir. Soğuk savaş sonrası dönemde SSCB sınırları içinde, yıllarca baskı altında kalmış, hakarete uğramış, asimilasyon politikalarına maruz kalmış, Kırgız, Kazak, Azeri, Türkmen diye çeşitli isimler altında bölme politikaları uygulanmış olan Türk nüfusu, sınırları ve siyasi iradeleri açısından bu dönemde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu dönemde, “Dış Türkler” tabiri daha çok önem kazanmış, Türk tarihi araştırmacıları, Türkologlar, Türk kimliği konusunda daha fazla araştırma yapmaya başlamışlardır.
Tebliğde, Atatürk döneminde Atatürk’ün Dış Türklere yönelik özellikle 1930’lu yıllarda uyguladığı politika açıklanmaya çalışılmış, Türkiye sınırları dışında yaşayan özellikle SSCB. içindeki “Dış Türklere” yönelik stratejik öngörüleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Günümüzde toplumların ayakta kalabilmeleri, toplumların tarihi derinlikleri buna bağlı olarak köklü bir kültüre sahip olmaları, yerleşmiş bir devlet yönetim geleneklerinin olması, demografik açıdan önemsenen bir yapıda olunması ile eşdeğer değerlendirilmektedir. Bir topluluk var kalabilmek için bu üç unsuru bir arada taşımıyorsa bile en az iki unsuru taşımak zorundadır. Türkler köklü ve zengin bir kültüre, gelişmiş ve oturmuş bir devlet gelenek yapısına ve dünyanın toplam nüfusunun yaklaşık %5i ile önemli bir demografik özelliğe sahiptir.
Toplumlar var olma bilinç ve değerlerini tarihin derinliklerinden alırlar. Türkler toplum olarak, tarihleri derinliklere ulaşan en eski milletlerdendirler. En eski devirlerden beri var olagelmişler, millet ve kurdukları devletleri ile insanlığa ve medeniyete çok büyük katkıda bulunmuşlar hala bulunmaktadırlar.
Türkler günümüz itibari ile bütün kıtalara yayılmış halde yaşamlarını sürdürmektedirler. Günümüz dünya nüfusu içinde 250 milyon civarı olan Türkler (toplam nüfusa oranı %5), gerek yaşadıkları coğrafyanın, dünyanın stratejik ve jeopolitik öneme sahip olan yerleri olması, gerekse siyasi ve kültürel kökleri ve dünya tarihine yön vermiş oluşu, birçok araştırmacı için zengin ve derin araştırma konusu olmuştur.
Günümüzde Dünyayı Türklerin yaşam sahası açısından değerlendirdiğimizde, dünyanın hemen her ülkesinde Türklerin yaşamakta olduklarını görülür. Ancak Türkler yoğun olarak, Adriyatik Denizinden Çin Seddi’ne, Sibirya’dan Himalayalar’a kadar olan bölgede yaşamaktadırlar. Bugün itibariyle, yaklaşık 250 milyon Türkün yaşadığı dünyada Türkler; Balkanlarda, Oğuz, Kıpçak ve Peçenek Türklerinden, Türkiye’de, çoğunlukla Oğuz Türklerinden, İran’da Kaşgay, Afşar, Şah seven, Kaçar, Kara papak, Hamse, Kengürlü, Türkmen, Kiresunlu Türklerinden, Kafkasya’da, Azeri, Kumuk, Karaçay, Balkar, Nogay, Kundur, Kazak, Özbek, Kırgız Türkmen Türklerinden, İdil-Ural bölgesinde Tatar, Başkurt, Çuvaş, Yakut Türklerinden, Batı Türkistan’da ise yaklaşık 40 milyon civarı Türk yaşamakta olup, bu Türkler; Özbek, Kırgız, Karakalpak, Uygur, Mesket (Ahıska), Yakut, Tatar Türkleri, Doğu Türkistan’da Kazak, Kırgız, Salar, Özbek, Tat Türkleri, Afganistan’da Özbek Türkleri, Kuzeydoğuda yakut, Dolgan, Şor, Hakas, Tuva ve Taragas Türkleri, Güney Batıda çoğunluğu Oğuz Türkleri olmak üzere, Türkmen, Gagavuz, Kıbrıs, Suriye, Irak, İran ve Balkan Türklerinden oluşmaktadır.
Günümüz Türklerini siyasi açıdan değerlendirdiğimizde;
Bağımsız Olanlar; Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Türkmenistan,
Özerk (Otonom); Altay, Başkurdistan, Çuvaşistan, Dağıstan, Gagavuz (Gök oğuz), Hakasya, Kırım, Saha (Yakutistan), Tataristan, Tuva, Karakalpak, Nahçivan, Karaçay-Balkar Özerk Cumhuriyetleri,
Azınlık Şeklinde Yaşayanlar; Kafkasya’da: Ahıska (Mesket), Kumuk, Nogay, Kafkas Türkmenleri, Derbent Türkleri, Karapapaklar, Balkanlarda: Romanya Türkleri, Bulgaristan Türkleri, Batı Trakya Makedonya Türkleri, Kosova ve Sancak Türkleri, İdil-Ural Bölgesinde Yaşayan Türkler: Tertep Türkleri, Kundur Türkleri, Mişer Türkleri, Sibirya’da Yaşayan Türkler; Kuımandi, Batı Sibirya Tatarları, Telengit Sor Türkleri, Televüt Dolgan Türkleri, Tobol Türkleri, Şato Türkleri, Ortadoğu’da Yaşayan Türkler: Suriye, İran ve Irak’ta yaşayan Türkler ile Karaim, Kırımçak ve Polonya, Litvenya, Beyaz Rusya Tatarları, Afganistan Türkleri, Macarlar ve ABD’ de yaşayan Türklerdir.
I. ATATÜRK’ÜN; TÜRK KİMLİĞİ, MİLLETİ, DİLİ, TARİHİ VE KÜLTÜRÜNE BAKIŞ AÇISI
Atatürk, emperyalizme karşı, Türk kimliğinin mücadelesini vermiştir. Kurtuluş Savaşı da özde Türk kimliğinin, Grek, Ermeni, İngiliz, Rus, İtalyan v.b. emperyal kimlikler karşısında, yeniden Ön Asya coğrafyasında tutunma mücadelesi olmuştur .
Atatürk, Türklerin müşterek anayurdu hakkında şunları söylemiştir: ”Türk milleti Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere, kara ve deniz sınırlarıyla ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış, büyük bir yurtta yaşar. Onun adına, “Türk Eli” derler. Türk yurdu daha çok büyüktür. Bütün dünyada, Asya, Avrupa ve Afrika Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekler, eski ve özellikle de yeni tarihi belgelerle açıktır. Fakat bugünkü Türk milleti, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü Türk, devrin ve şanlı geçmişin, büyük kudretli atalarının mukaddes miraslarını bu yurtta da muhafaza edebileceğinden, o mirasları, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla zenginleştireceğinden emindir...” .
Atatürk, Türk milletinin ve Türk dünyasının milli varlığının ve bütünlüğünün devamı için, milli kültürün de esası olan milli tarihin ve dilin mutlaka iyi araştırılması ve geliştirilmesi gerektiğine inanmıştır. Nitekim Cumhuriyetin kuruluşundan önce ve sonraki yıllarda yaptığı konuşmalarda, bu hususa sık sık temas etmiştir. O, bu alanda yapılacak çalışmaların şu iki hedefe yönelik olmasını istemiştir. Birincisi, Türkiye dâhilinde milli şuurun ve beraberliğin sağlanması, ikincisi de; bütün Türk dünyasında, dil ve kültür birliğinin gerçekleşmesidir.
Atatürk, bilhassa, “Alfabe Birliği”nden sonra, Türkiye Türklerinin önderliğinde, Türk dilini hem Azerbaycan Türklerinin hem de Türkistan ve diğer bölge Türklerinin konuştuğu dil ile kaynaştırma ve müşterek bir dil haline getirmek istiyordu. Böylece müşterek bir tarihe sahip olan Türk dünyasının, lehçe farklılıkları giderilerek, müşterek bir dil bağı ile birleşmelerini, kısacası, bütün Türk dünyasında, bir “Kültür Birliği” meydana getirilmesi arzusunda olmuştur .
Anayurt olarak, Orta Asya’yı yani, Türkistan’ı gösteren, bütün Türklerin oralarda nasıl yayıldıklarını, nasıl kardeş olduğunu anlatan, “Oğuz, Tatar, Özbek, Kazak ve Yakut yok; yalnız Türk vardır.” diyerek, resmen bu işin öncülüğünü yapan ilk Türk lideri Atatürk olmuştur. Bu bağlamda; Anadolu coğrafyasına çekilmek zorunda kalan Osmanlı Türklüğünün, tarih boyunca sahip olduğu anlayış ve değerlerin, bu coğrafyada yaşatılacağı ve zenginleştirileceği inancını ortaya koymuştur.
Atatürk, Türk tarih tezini şöyle ortaya koymuştur: “Türk ırkının kültür yurdu, Orta Asya (Türkistan)’dır. İlkçağlardan beri yüksek ziraat hayatına sahip olan, madenleri kullanan bu topluluk, sonraları, Orta Asya’dan doğuya, güneye, batıda Hazar Denizi’nin kuzey ve güneyine yayıldı. Bu yayılma neticesinde, Türk dili ve kültürü de yayıldı. Gittiği yerlerde, yabancı dillere ve kültürlere tesir ettiği gibi onlardan da etkilendi.”
Orta Asya, Türklük ilişkisi nedeniyle Ön Asya’ya bağımlı olduğu için, Avrasya’nın önde gelen özellikleri olan Türklük ve Müslümanlık değerlendirmeleri içinde önemli bir konuma sahiptir. Atatürk’ün açıkça vurguladığı gibi, Orta Asya ve Ön Asya bölgeleri Türklerin hayat alanıdır. Ön Asya’da, Anadolu yarımadası üzerinde bir Türk devleti bağımsız kaldığı sürece, Ön ve Orta Asya ile bağlantı kurulması kaçınılmazdır.
II. ATATÜRK’ÜN DIŞ TÜRKLERE YÖNELİK STRATEJİK YAKLAŞIMLARI
Atatürk dönemi izlenen Türk dış politikasının merkezinde yer alan, Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklere (Dış Türklere) yönelik politika iki stratejik mihvere dayandırılmıştır.
Bu mihverler, Türkiye’nin etki ve ilgi sahasına göre, yakından uzağa doğru ;
- Stratejik Yakın Türk Kuşağı ve
- Stratejik Uzak Türk Kuşağı’dır.
Stratejik Yakın Türk Kuşağının çıkış noktası; “Kültürel ve Siyasi Birlik” yani Misak-ı Milli, Stratejik Uzak Türk Kuşağının çıkış noktası ise; “Kültürel Birliktir.
Stratejik Yakın Türk Kuşağı bize göre aynı zamanda, “Misak-ı Milli” sınırlarını teşkil etmektedir. Bu kuşak, Türkiye’nin “Etki Sahası” içindedir. Bu kuşak, Türkiye’nin güvenlik kuşağı, hayat alanı ve yakın çevresini teşkil eder. Bu topraklar; Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan, ardılı ülkeler de yoğun olarak azınlık konumundaki, Türk topluluklarının yaşadığı alanlardır. Bu topluluklar, Anadolu Türkleri ile aynı dili, inancı, tarihi, kültürü, örf-adet ve gelenekleri paylaşmaktadır. Bu toprakların sınırları ise, Misak-ı Milli sınırları içindedir.
Atatürk’ün Türk kimliği ve Dış Türklere yaklaşımı, Pan-Türkizm ve Turancılık’a dayanmamaktadır. Kendisinin de sık sık ifade ettiği üzere, dili bir, tarihi bir, inancı bir, soydaşlarla irtibat için de dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür, dolayısıyla da kültür bu köprünün ana bacağını oluşturmaktadır. Dış Türklerle dayanışma ve yardımlaşma, köklerini muhafaza etme, tarihi bir sorumluluktur. Coğrafi kopukluklar ve uzaklıklar, kültür birliğine mazeret değildir. Türkiye’nin, “İlgi Saha”sındaki yani “Stratejik Uzak Türk Kuşağı”nda bulunan (Balkanlar, Karadeniz Havzası, Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu, Akdeniz Havzası ve hatta Sibirya ile Doğu Türkistan) Dış Türklerle özellikle kültürel işbirliği, tarihi bir misyon olarak karşımıza çıkmaktadır.
Stratejik Yakın Türk Kuşağında; Batı Trakya, Batum, Hatay, Suriye ve Irak (Musul-Kerkük ve Süleymaniye) Türkleri, Kıbrıs ve Adalardaki Türkler bulunmaktadır. Bu bölgeler, Dış Türklerin yoğun olarak yaşadıkları ve bizzat Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında yaşamış topraklarda yer almaktadır.
Atatürk’ün Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklere yönelik yürüttüğü politikanın temelini; “gerçekçilik”, “teslimiyetçi olmama”, “şartları iyi değerlendirme” ve “maceradan uzak durma” esasları oluşturmaktadır. Hepsinin üstünde de “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi yer almaktadır.
Bu bağlamda; Atatürk, Dış Türklere yönelik dış politikasının vizyonunda, ortak dilin, ortak tarihin ışığında, “Türk Kültür Birliği”ni esas almıştır. Bu faaliyetlerin Dış Türklerin yoğun olarak bulunduğu dönemin en güçlü ve kudretli bölgesel gücü olan Sovyetler Birliği’ni tedirgin etmemek için de, çeşitli zamanlarda, Kafkasya ve Orta Asya ile yoğunlaşılmadığını Sovyetler Birliği’ne iletirken, diğer yandan da Sibirya’nın steplerine kadar uzanan Türk topraklarında, konuşulan Türk dilinin araştırmasını yaptırmıştır.
Atatürk için Türk dili ve Türk tarihi hep ön planda olmuştur. Atatürk’e göre birlik ve beraberliğin, egemenliğin ve bağımsızlığın temelinde dil, tarih ve kültür birliği yer almaktadır. Bu çerçevede, bilimsel, akılcı ve çağdaş çalışmalar yapılabilmesi için; 1931 yılında Türk Tarih Kurumu’nu, 1932 yılında ise Türk Dil Kurumu’nu kurulmasına, kişisel servetinden büyük miktarda para hibe ederek, maddi ve manevi olarak öncülük etmiştir. Çünkü Atatürk, Türk kimliğinin muhafazası ve sürekliliği için Dış Türklerle irtibatın ve iletişimin sağlanmasında böylesine önemli kurumların varlığı ve işlerliğinin önemini öngörmüştür.
Atatürk; Anadolu sınırları dışında yaşayan, Dış Türklere yönelik ilgisini, 29 Ekim 1933’de, Cumhuriyetin 10’uncu yıldönümü nedeniyle, Ankara’da yaptığı bir konuşmada; “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını bugünden kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür... Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yakınlaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli...” Diyerek, 58 yıl sonrasına yönelik bir isabetli öngörüde bulunarak, Türkiye’nin bu konuda hazırlıklı olmasını işaret etmiştir.
Atatürk’ün Sovyetler Birliği yönetiminde, esaret altında yaşayan Dış Türkler nezdinde, bütün Dış Türklere yönelik stratejik öngörüsünün merkezinde de; “gerçekçilik”, “teslimiyetçi olmama”, “şartları iyi değerlendirme” ve “maceradan uzak durma” prensipleri çerçevesinde, diğer devletlerin bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve egemenliklerine müdahale etmeden ancak bu devletlerin bünyesinde yaşayan soydaşların da dil, tarih ve kültür birliği gerekliliğini ve bu ülkelerin de bu hususlarda saygılı ve adil olmalarını işaret etmekte, önemini vurgulamaktadır. Çünkü Türk milletinin kökleri ve ortak tarihi içinde yeniden bütünleşmesi gerekmektedir. Bunun için de siyasi bütünleşmeden çok kültür birliği yaklaşımı çok önemlidir.
Bu bağlamda; Atatürk’ün dış politikasında hayalciliğe yer yoktur. Gerçekçilik esastır. Atatürk, birçok ulusu kendi yönetimi altına alarak ve dünyadaki tüm Türkleri birleştirmek gibi bir dış siyasetin uygulanabilirliğinin mümkün olmadığını şöyle ifade etmiştir:”Değişik ulusları ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu değişik ulus topluluklarını eşit haklar ve koşullar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasi görüştür. Ama aldatıcıdır. Dahası, hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkleri de bir devlet olarak birleştirmek, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylar ile ortaya koyduğu bir gerçektir.”
Atatürk, Anadolu’da kurulu olan Bağımsız Türk Devletinin, Türkiye toprakları dışında esaret altında ve belirli sınırlamalar içinde yaşayan, özgür olmayan Dış Türkler için bir ışık, bir ümit, yaşama sebebi ve sevinci olacağını öngörmekteydi. Bu nedenle de bu stratejik öngörüsünün merkezinde; Türkiye Türkleri ve Dış Türklerini, dil, tarih ve kültür ortaklığı ile irtibatlandırmıştır. Dinin art niyetli kişiler tarafından istismar edilebileceği ve Türkleri sadece Müslüman olarak tanımlanmanın, bazı Türk topluluklarını küstürülebileceğini değerlendirerek, Dış Türklerde Hıristiyan (Gagavuz, Peçenek-Kuman Türkleri), Yahudi (Karaim ve Hazar Türkleri) ve hatta Şaman (Yakut Türkleri) inançları yönünde temkinli yaklaşım sergilememiştir. İnanç olarak, Hıristiyan, Yahudi ve Şaman olan Türk topluluklarını küstürmemek gayreti içerisine girmiştir.
Atatürk’ün diğer bir düşüncesi, Dış Türklerin Anadolu’ya getirilmesi veya Anadolu Türklerinin Dış Türklerle siyasi birleşmesi değil, onların bulundukları topraklarda kalarak, kendi temel değerlerini (dil, kültür, örf-adet ve geleneklerini) koruyarak, varlıklarını sürdürmelerini sağlamaktır. Başka bir deyişle, Atatürk Dış Türklerle ilişkiyi siyasi sınırlara dayandırmamaktadır. Ancak, Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan, Anadolu coğrafyasının uzantısı ve kaybedilmiş toprakların hatıraları olan ve aynı dili, tarihi ve kültürü paylaşmakta olan Türk topluluklarının zamanı geldiğinde, kendi iradeleriyle bağımsızlıklarını kazanarak, Türkiye ile birleşme taleplerine, başka bir deyişle, “siyasi birliktelik” kararına da saygılı olmuştur. (Yaşamında görememiş olmasına rağmen Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı bunun en güzel örneği olarak değerlendirilebilir.)
Bu amaçla da; Türk dili ve tarihinin köklerini bilimsel bir zemine dayandırmak için Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun kurulmasına öncülük etmiş ve bunlara ilave olarak, “Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi”ni kurdurmuştur. İşte bu çağdaş ilim merkezlerine, Dış Türkleri (öğrenci, öğretmen, bilim adamı, sanatçı vb.) de davet ederek, onlarla karşılıklı kültürel tanışma, paylaşma ve kaynaşmayı sağlamayı ve bu bağlamda da; Türk dil, kültür ve tarihini ortak kabul gören bir zemine oturtmayı hedeflemiştir. Atatürk; bu çerçevede; Dış Türklerin çıkarlarının korunması ve Türk kimliklerinin muhafazası için “güvenlik kuşağı” stratejisi kapsamında gerçekleştirdiği, “Balkan Atlantı” ve “Sadakat Paktı” gibi anlaşmalarla, sadece bölgesel güvenliği değil, karşılılık ilkesi ile birlikte, aynı zamanda bu anlaşmalara taraf ülkelerde yaşayan Türk azınlıkların durumlarını da, iyileştirici ve olumlu bir zemine oturtulmasına gayret etmiştir . Bu husus, onun “Stratejik Yakın Türk Kuşağı” öngörüsü ile yakından ilgilidir.
Atatürk’ün stratejik öngörüsüne göre, Dış Türklerin Türkiye’ye topyekûn göçü asla çözüm değildir. Dış Türkler yaşadıkları ülkelerde, Türk kimliklerini, dillerini ve kültürlerini koruyarak, varlıklarını sürdürmelidirler. Gün geldiğinde, bağımsızlıklarını kazandıklarında, (1939 yılında Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı, 1974 Barış Harekâtıyla Bağımsızlığını kazanan K.K.T.C. ve 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazanan Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan) onların varlıklarını, bu varlığın sürekliliği ile bağımsızlığa hazır olmalarını bu değerler sağlayacaktır. Ayrıca, o döneme ait en çarpıcı diğer bir örnekte; Lozan Anlaşmasına ek, “Mübadele Protokolü”nde, İstanbul’daki Rumlara karşılık, onlardan üç kat daha fazla nüfusa sahip Batı Trakya Türklerinin yerlerinde kalmalarını, başka bir deyişle, mübadele kapsamına alınmamaları için kararlılık göstermiş olmasıdır. Ancak aynı zamanda da, yurtdışından zorunlu olarak gelen ve zorunlu olarak toplu göçe tabi tutulan, Türk göçmenleri, “Kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıraları” olarak değerlendirerek, onlara Türkiye’de toprak, iş ve aş vererek, onlara olan bağlılığını, vefakârlılığını, sevgisini ve saygısını göstermiştir.
Bize göre, Atatürk’ün Dış Türklere yönelik stratejik öngörüsünün diğer bir ayağını da, “Stratejik Uzak Türk Kuşağı“ oluşturmaktadır. Bu öngörü; Türkiye’nin ilgi sahası içinde olan, Kafkasya, Karadeniz Havzası, Orta Asya‘da yaşayan Türklere yönelik, “Kültür Birliği”ne dayanmaktadır. Atatürk’ün şu sözleri bu öngörüsünün özünü anlamak için önemlidir.”Rusya’dan bize sığınan siyaset adamı soydaşlarımız, kardeşlerimizdir. Dünyanın gittikçe karışan ve gittikçe tehlikeli bir istikbale yönelen tutumu muvacehesinde(Karşısında) bizim durumumuza, hususi bir önem vermeleri hakkımızdır. Şunu da takdir etmeleri lazımdır ki, Türk Milleti, Kurtuluş Savaşı’ndan beri, hatta bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve istiklal davaları ile ilgilenmeyi, o davalara müzaheret (yardım) etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca, kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklallerine kayıtsız davranması elbette tecviz(caiz görmek) edilemez. Fakat milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce, şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek; müspet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde, propagandalara müspet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân şuurları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış Türklerin, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidir. Nitekim, biz Türklük davasını böyle bir müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk Dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” Atatürk’ün üzerine basarak vurguladığı, Dış Türklerin kendi değerlerine ülkü birliği ile ulaşabilecekleri, bunun için de siyasi bir mücadeleden önce, diline, tarihine ve kültürüne önem vermesi gerekliliğidir. Millet olmanın bedelinde ve temelinde de işte bu hususlar yer almaktadır.
SONUÇ
Atatürk’ün, Türk kimliği, milleti ve kültürüne yönelik ileri görüşlülüğü, duygusallıktan uzak, gerçekçi, ilme ve akla dayalı, bugün ve hatta yarında geçerliliğini sürdüren, kabul görmüş olan, Dış Türklere yönelik stratejik öngörüsünün temelinde; kültür değerleri vasıtasıyla onlarla, “Kültür Birliği” oluşturmak, bulunmaktadır. Atatürk, özellikle Balkanlar, Karadeniz Havzası, Kafkasya, Türkistan ve hatta Sibirya steplerinde yaşayan Tuva, Hakas, Yakut Türkleri ile dahi dil, tarih ve kültür birliği arayışına girmiştir. Bağımsız bir Türkiye, Dış Türkler için bir ışık, bir kurtuluş ve bağımsızlık azmi olmuştur.
Bu değerlendirmeler ve öngörüler ışığında; Türk varlığının yegâne faktörlerinden olan Türk Kültürü ve onun özünde dili, tarihi, örf-adet ve gelenekleri, halk inançları ile diğer değerleri ile ilgili çağdaş ve bilimsel çalışmalar da önem kazanmaktadır. Tarihini, dilini ve kültürünü sahiplenmeyen ülkeler ve topluluklar varlıklarını da kaybetmeye mahkûmdurlar. Bunlar sağlanmadan, birlik olup, dirlik olup güçlü olunamayacağı muhakkaktır.
Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Üniversitelerin ilgili bölümleri vasıtasıyla, Dış Türklerle Türk dili, tarihsel, kültürel işbirliği, dayanışma ve yardımlaşma içinde Türk Kültürüne sahip çıkmalıdır. Atatürk’ün öngörüleri ile dilimizi, inancımızı, tarihimizi, kültürümüzü benimsemeli ve ortaya çıkarmalı bunlar üzerinde bütünleşmeliyiz. Bu da; Atatürk’ün siyasi bağımsızlıktan daha önemli olduğuna inandığı ve ülkü birliği gerektiren, kültür değerleri ile mümkündür.
Atatürkçü uygulamanın, Türk Dünyasına yansıması, ortak kültür değerlerinin bulunması, bunların güçlü bir şekilde gün yüzüne çıkarılması ve Türk Kültür çevresinde, yaygın şekilde benimsenmesi ile mümkün olabilecektir.
“Ne mutlu Türküm diyene ne mutlu Türk Kültürünü özümseyip yaşatabilene…”
KAYNAKÇA
1. Atatürkçülük III, Atatürkçü Düşünce Sistemi (Haz. Genelkurmay Başkanlığı), M.EB Yayını, İstanbul, 1997,
2. BAL, İhsan, 21. Yüzyılda Türk Dış Politikası, Ankara Global Araştırma Merkezi Yayını, (3. Basım), Ankara, 2006.
3. ÇEÇEN, Anıl, Türkiye’nin Avrasya Kozu: Ulusal Sorunlar ve Demokratik Çözüm Yolları, Ekin Yayınları, İstanbul, 2001.
4. ERZURUMLU, Kenan, “Türk Dünyasında İnançlar ve Stratejik Önemi”, Orkun Dergisi, S. 105, Kasım 2006.
5. GÖKTÜRK, Hilmi, “Anadolu’da Türk Mührü”, Erzurum Dergisi, Cilt. I, 1974.
6. GÜLER Ali, AKGÜL Suat ve ŞİMŞEK Atilla, Türklük Bilgisi, Tamga Yay., Ankara, 2001.
7. İLHAN, Suat, “Türk Devrimi ve Türk Dünyası”, Yeni Türkiye, Türk Dünyası Özel Sayısı 1, Sayı:15, Mayıs-Haziran 1997, s.58
8. KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yay. İstanbul, 2003.
9. KARAKOÇ, Ercan, Atatürk’ün Dış Türkler Politikası, IQ Kültür- Sanat Yayıncılık, 2.Baskı, İstanbul, Şubat 2004.
10. KÖSEOĞLU, Nevzat, Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Yay. İstanbul, 1997.
11. NASKALİ, Emine Gürsoy (Edit.), Bağımsızlığının 10. Yılında Türk Cumhuriyetleri, Sota Yayınları, Netherland, 2003.
12. ÖZDAĞ, Muzaffer, Türkiye ve Türk Dünyası Jeopolitiği Üzerine, ASAM Yayını, Ankara, 2001.
13. ÖZGÜR, Yüksel, Türkiye ve Türk Dünyası, Harp Akademileri Yayınları, İstanbul, 1997.
14. ÖZTÜRK, Necdet ve SATAN Ali, (Edit.) Türk Dünyasının Problemleri ve Çözüm Önerileri, IQ Yayınevi, İstanbul, 2007.
15. SARAY, Mehmet, Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1995.
16. TURAN, Osman, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Ötüken Yay., 14.Basım, İstanbul, 2003,
17. UMAR, Ömer Osman, “Atatürk’ün Milli Mücadele Döneminde İzlediği Dış Politika İlkeleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı:151, Ağustos 2004.
18. YAZICI, Nuri, Tarihte Türkler ve Türk Devletleri, Damla Matbaası, Konya, 1997.
19. YENİÇERİ, Özcan, “Türkiye’de Kimlik Tartışmalarının Arka Planı ve Hasarlı Aydın Sorunu”, 2023 Dergisi, S. 57, 15 Ocak 2006.
Yorumunuz
Şərhlərə görə (2 göndərilib)
-
Yerləşdirilib salih, 03 Aprel, 2010 11:56:49paylaştıgınız makle gercekten cok güzel ellerinize saglık bu makaleden bazı alıntılar yaparak ögrencilerime aktaracagım
-
Yerləşdirilib oğuz atar, 01 Fevral, 2010 04:41:39Sayın Yazarın Kalemine sağlık...Teşekkürler ediyoruz kendilerine başarılarının devamını diliyorum... O.Atar







YENİLİKLƏR